20 Ağu 2017

Gerçek Sevgi

Arthur, Merlin 'in yanından ayrılmadan önce çok karamsarlaştı. Nerdeyse on beş yaşındaydı ama diğer insanları çok az görmüştü. "Onlara katılacağın için üzgün müsün ?" diye sordu Merlin. "Herşeyden önce sen de onlardan birisin."
Arthur uzaklara baktı. "Hüzünlüyüm ama sebebi bu değil."
"Peki ne öyleyse?"
"Sana bir şey sormak istiyorum ama nasıl soracağımı veya sorsam mı sormasam mı bilmiyorum."
"Durma"
Arthur kararsız bir şekilde baktı. "Bana öğrettiğin dersler hakkında değil.Ama her şeyden çok bilmek istediğim bir şey, yani bana söyler misin acaba..."Boğazı düğümlendi ve durdu.
"Belki de aşık olmanın nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istiyorsun?"
Arthur kafa sallayarak onayladı. Merlin 'in önsezisi ile kurtulmuş olmaktan mutluydu. Yaşlı büyücü bir süre düşündü ve "Her şeyden önce unutma ki gerçekten önemli bir şey sordun. Aşk hakkında sözlerle anlatılamayacak bir şey vardır, ama önce benimle gel" dedi.
Arthur 'u öğle güneşinin parladığı bir açıklığa götürdü. Merlin 'in elinde güneşe doğru tuttuğu, yanan bir mum belirdi. "Yanıp yanmadığını görebiliyor musun ?" diye sordu.
"Hayır" dedi Arthur. Güneş o kadar parlaktı ki mumun alevi görünmüyordu.
"Ama bak" dedi Merlin. Bir pamuk parçasını muma yaklaştırdı ve pamuk hemen yanıverdi.
"Bunun aşkla ne ilgisi var?" diye sordu Arthur, ama Merlin yanıtlamadı. Sadece yılan otunun çiçeğini alıp suyundan iki damla Arthur 'un parmaklarına sıktı. "Tadına bak" dedi.
Arthur yüzünü ekşitti. "Çok acı" dedi.
Merlin çocuğu göle götürüp ellerini yıkamasını söyledi. "Şimdi suyun tadına bak" dedi. "Acılık kaldı mı?"
"Hayır" dedi Arthur. "Ama bunun aşkla ne ilgisi var?" Merlin yine karşılık vermedi ve çocuğu ormanın daha da derinlerine götürdü. "Şimdi kıpırdamadan otur" dedi sessizce. Arthur söyleneni yaptı. Biraz ileriden bir fare açıklığa fırladı, ama daha hareket edemeden bir kartal fareyi kaptı ve avıyla birlikte yüksek sarp kayalıklardaki yuvasına uçtu.
Arthur şaşkınlıkla, "Ama bana aşktan bahsedeceğini söylemiştin. Tüm bu gösterdiklerinin aşkla ne ilgisi var?" dedi.
"Dinle" dedi ustası. "Güneşe tutulduğunda görünmeyen mum gibi egon da aşkın dayanılmaz gücünde eriyecek. Gölün suyuyla yıkandığında kaybolan acılık gibi, hayatının acılığı da aşkla karıştığında en berrak sular kadar tatlı olacak. Ve kartalın avını yakalaması gibi kendine verdiğin önem de, seni içine alan aşkın gözünde bir pırıltıdan ibaret kalacak."
Sevginin gücü, saflığın gücüdür. Sevgi kelimesi bir çok şekillerde kullanılır ama o, büyücü için kutsal bir kelimedir, çünkü onun için sevgi, "tüm kötülükleri yok ederek sadece asil ve gerçek olanı bırakan" demektir. "Korktuğun sürece gerçekten sevemezsin" diye uyardı Merlin. "Öfkelendiğin sürece gerçekten sevemezsin. Bencil egon var olduğu sürece gerçekten sevemezsin.
"Peki o zaman nasıl sevebilirim ki?" dedi Arthur,korku öfke ve bencilliğin sıkça deneyimlediği şeyler olduğunu bilerek.
"İşte işin gizemli kısmı burası" diye yanıtladı Merlin. "Saflıktan ne kadar uzak olursan ol, sevgi seni arayacak ve sen sevene kadar seninle uğraşacak."
Sevgi, kötülükleri ortadan kaldırmak için hep işbaşındadır. Sevgisiz insan diye bir şey yoktur; yalnızca, sevginin gücünü hissedemeyen insanlar vardır. Görünmeyen ve ebedi olan sevgi, duygu ve heyecandan öte bir şeydir; o, hazdan ve hatta bir vecd halinden de ötedir. Büyücünün gözünde o, soluduğumuz hava, her hücredeki devinimdir. Sevgi evrensel kaynağından herşeye nüfuz eder. O, mutlak güçtür. Çünkü zor kullanmadan herşeyi kendine çeker. Sevgi, acı çekilirken bile, zihin ve ego 'dan uzaklarda görevini yapar. Sevgi ile kıyaslandığında diğer tüm güç çeşitleri zayıftır.
"Sen bir kral kadar güçlü müsün?" diye Merlin'e sordu Arthur.
"Bir kralın güçlü olduğunu nerden çıkarıyorsun?" diye karşılık verdi Merlin. "Krala gücü, her zaman ayaklanıp bu gücü geri alabilecek halkı tarafından verilir. Bu yüzden tüm krallar korku içinde yaşar; bilirler ki sahip oldukları herşey ödünç alınmıştır. Ülkenin en fakir kişisi bile kraldan daha zengindir; ta ki kral, gücünü bırakıp sevgiye teslim olana kadar."
"Hayattaki gerçek güç içten gelir. Dünyayı sadece içten gelen sevginin ışığında görmek, zedelenmez bir huzurda korkusuz yaşamaktır."
Sevgi ile ilgili, insanların dikkatinden kaçan birçok sır vardır. Sevilmek için önce sevmeniz gerekir. Birisinin sizi koşulsuz olarak sevdiğinden emin olmak istiyorsanız, onu koşulsuz sevmeniz gerekir. Birini sevmeyi öğrenmek için önce kendinizi sevmeniz gerekir. Bunların çoğu açık gibi görünüyor. Peki o zaman niye böyle yapmıyoruz?
Büyücünün cevabı şudur: Sevgi ortaya çıkarılmalıdır; onu reçine gibi gizleyen öfke, korku ve bencillik katmanları soyulmalıdır. Tamamıyla sevgi dolu bir hayat için şu anda sahip olduğunuz hayatı saflaştırın. Sevgiye yaklaşmanın doğru ve yanlış bir yolu yoktur. "Ümitsizce sevgiyi arayan bir insan" dedi Merlin, "ümitsizce suyu arayan balığı hatırlatır." Yaşam çok sevgisiz gibi görünebilir, ama insanı sevgiden yoksun bırakan "dışarıdaki dünya" değil, onu algılayanın gözleridir.
Sevgiyi hayatınızın değişmez ve tam bir parçası haline getirmek istiyorsanız, önce şu an sevgi dediğiniz şeyi yeniden tanımlamanız gerekir. Çoğumuz sevgiyi birine duyulan çekim, önemsendiğimizi hissettiren bir beslenme kaynağı, haz ve keyif, güçlü bir his veya heyecan olarak düşünürüz. Her ne kadar bunlar sevginin birer yönüyse de, büyücü bunların en iyi ihtimalle tam olmadığını söyleyecektir.
"Ölümlülerin tarif ettiği sevgi, zayıflayıp yok olmaya mahkumdur" dedi Merlin. "Sizin sevgi dediğiniz şey gelir ve gider. Bir arzu objesinden diğerine atlar. Arzularınız reddedildiğinde çabucak nefrete döner. Gerçek sevgi değişmez. Onun bir objeyle ilgisi yoktur ve başka bir duyguya dönüşmez, çünkü en başta o, bir duygu değildir."
Tüm sahte sevgileri terkettiğinizde geriye ne kalır? Yanıtı kendini kabullenmeyle ortaya çıkmaya başlar. İçsel bir güç olan sevgi önce içinizde, yine kendinize yöneltilmiş olarak belirir. "Ölümlüler sevgi için huzursuz ve endişeli bir şekilde telaşlanıp dururlar" dedi Merlin. "Sevdiklerine sahip olamazlarsa öleceklerini zannederler. Ama gerçek sevgi sizi huzursuz etmez, çünkü onun ifade edilmeye ihtiyacı yoktur. En sevilen kişi bile sizin bir parçanızdır. Başkasından alacağınızı zannettiğiniz sevgi, farkındalığınızdaki bir sınırlılığın belirtisidir. Büyücü için tüm sevgiler benlikten gelir.
"Bu, kulağa çok bencilce geliyor" diye itiraz etti Arthur.
"Benliği ego ile karıştırıyorsun, ama gerçekte benlik ruhtur" diye yanıtladı Merlin. Bencillik ise sahiplenmek, kontrol etmek ve hakim olmak isteyen ego'dan kaynaklanır. Ego, "Seni seviyorum, çünkü sen benimsin" dediğinde sevgiden değil, üstünlük kurma ve sahiplenmekten bahseder. Gerçekten sevmeyi öğrenenler ilk önce bencilliği bırakmışlardır. İşte bundan sonra çok değişik bir deneyim başlar.
"Peki bu nasıl bir şeydir?" diye sordu Arthur. "Bunu hiç bilebilecek miyim?"
"Bir gün bu huzursuzca telaşın bittiğinde, ufak bir ışık göreceksin kalbinde. İlk önce bir kıvılcım büyüklüğünde olacak, sonra bir mum alevi ve nihayet cayır cayır yanan bir ateş. Sonra uyanacaksın ve bu ateş güneşi, ayı ve yıldızları kaplayacak. İşte o anda evrende sevgiden başka bir şey kalmayacak, ama yine de bunların hepsi kalbinde olacak......


______DEEPAK CHOPRA______

16 Oca 2017

Çin Seddi

Orta Asya Türk tarihi ile birlikte adı çok fazla anılan bu yapı, dağların tepesinde boylu boyunca uzanmış dev bir ejderhayı anımsatıyor. Dünyanın, insan yapımı en uzun duvarı olan Çin Seddi, Çin'in kuzeybatısı boyunca yer alır. Yapım aşamasında çok insan hayatını kaybettiği için, ''Dünyanın en uzun mezarlığı'' olarak da tanınır. Yapımı 2000 yıl süren Çin Seddi, MÖ 403/ MÖ 221 yıllarında, birbiriyle kıyasıya savaşan 20den fazla beyliğin kısmi savunma duvarı olarak başlamıştır. Çin İmparatorluğu kurulduktan sonra hükümdar Qin Shi Huang tüm duvarların birleştirilmesi emrini vermiş, MS 17.yy a kadar yapımı devam etmiş, 8.850 km lik Çin Seddi ortaya çıkmıştır.

çin seddi, fikrimce


Bu kadar uzun zaman içinde yapılan bir yapının toplumsal etkilerine değinmeden geçemeyeceğim. Bu seddin yapımında binlerce insan çalışmış ve haddinden fazla finans gücü kullanılmıştır. Ülkenin ekonomik gücü olmasıyla beraber bu yapının inşasını finanse etmek için vergiler yükseltilmiş, ülke kaynaklarının büyük kısmı bu inşa için harcanmıştır. İnsan gücü için; esirler, çiftçiler, itaatsiz asilzadeler, tutuklular kullanılmıştır. Zorunlu Bedenen Çalışma Yükümlülüğü ağırlaştırılmış, çalışan 1.000.000 dan fazla işçiye rağmen, işçi gereksinimi arttıkça, suçsuz yere insanlar tutuklanarak bu bölgeye sürgün edilmiş, zorunlu çalıştırılmışlardır. Uzun yıllar süren yapım sürecinde, yaptırım gücü olan, hayatı zorlaştıran yasalarla, zorunlu bedenen çalışma  ve ülkedeki yüksek vergilerden bunalan halk, topraklarını terkedip kuzeye kaçmak istemiş ama burda da yükselen Çin Seddi engel olmuştur.

Çin Seddi'nin günümüz haritadaki durumu


Kuzeydeki Türklerin ve Moğolların saldırılarına karşı savunma için yapılması asıl amaç kabul edilse de, Çinli'lerin eskiden beri süregelen; köyleri, kentleri, evleri, sınırları duvarlarla belirleme alışkanlığı bu sedle abartılmıştır sanki. Bu da gösteriyor ki; seddin yapımındaki siyasi neden askeri nedenden daha ağır basmıştır. Bir tarim ülkesi olan Çin'in, göçebe uluslara karşı toprak sınırlarını belirleme gereksinimini karşılamak önemli bir etkendir. Ülkede siyasi birlik sağlanması ile hızla yüzölçümü açısından büyüyen Çin topraklarına, doğuda ve güneyde denizlerle, batıda yüksek platolarla sınır olmuştur. Kuzey sınırının ise Çin Seddi ile oluşturulmuş olması yüksek olasılıktır. Diğer taraftan; Çin Seddi'nin yapımı ile verimli topraklar ve verimsiz topraklar ayrılmış, verimli topraklar Çin tarafında kalmıştır.



Ayrıca, Çin Seddi'nin batı kısmı, İpek Yolu'nda seyahat      edenleri korumak için yapılmıştı. Ticarete olan katkıları da  görmezden gelinemez. Bu kısmında gözetleme kuleleri çok  fazladır. Bu kuleler gözetleme ve sinyal verme amaçlı  kullanılmaktaydı. Seddin bazı noktalarında cenneti simgelediğine inanılan Uranüs Kabartmaları bulunmaktadır.  Diğer önemli bir nokta da; seddin yapım aşamasında Çinliler ilk  el arabasını icad etmişlerdir.

 Çin Seddi ni biz Çin Seddi olarak biliyoruz da, Çinliler buraya  ''10.000Li'nin uzun duvarı'' diyorlar. '' ( ''Li '' eski Çin'de uzaklığı  belirtmek için kullanılan ölçü birimi ve 1Li 500 metreye eşittir )  Günümüzde de çok fazla turist ağırlayan Çin Seddi, Çinliler için  önemli tarihi yapılardandır. 1987 yılında Unesco tarafından  Dünya'nın 7 Harikasından biri olarak kabul edilmiştir.



Kaynak;
Wikipedia

13 Oca 2017

Maya Kehanetleri




Mayalar kehanetleriyle günümüze önemli mesajlar iletmişlerdir. Bu kehanetlerden yola çıkarak, 1996 yılında teknolojik araştırmalar yapılmış, kamuoyuna televizyon kanalı ve bu kitap aracılığı ile duyurulmuştur. Dünya televizyonlarında yaptıkları programlarla ün kazanan, Adrian Gilbert ve astrofizikçi Maurice M Cotterell bu kitapta kaleme alarak, binlerce yıl öncesinden gelen bu kehanetlerin gün ışığına çıkmasında önemli etken olmuşlardır. Mayalar ve verdikleri mesajlar, ilk defa bu kadar ciddi ve teknolojik anlamda mercek altına alınmış, bilimsel teste tabi tutulmuştur. Sonuç ise çok etkileyicidir. Kitabı ''Uluslararası Bestseller'' arasına koyan en önemli etken de budur.

Eskilerin dediği gibi, dünyanın sonu mu geldi? ''Ahir Zaman'' dedikleri zamanlarda mı yaşıyoruz diye düşünüyor zaman zaman insan. Son dediğimiz öyle dünyanın yerle bir olması, yaşamın bitmesi filan değil aman yanlış anlaşılmasın. Mecazi anlamda benimkisi. Artık içinde yaşadığımız çağ bitiyor ve  yeni bir çağ başlıyor. Altın Çağ denilen bu döneme girerken, toplu ölümler kol geziyor sanki, Dünya üzerindeki savaşlar, tabiat olayları, terör vs bahanesi bunun. Hani yıldız haritalarını inceleyenler filan daha iyi bilir de, astroloji uzmanları gökyüzü haritalarında bunu gördüklerini çok da saklamıyorlar. İyilerle kötülerin ayrılacağı zamanlardayız.


Maya Takvimi
Gelelim kitaba. Mayaların Dünyanın sonu için 2012 diye verdikleri tarihte belki Dünya da kıyamet kopmadı düşündüğümüz anlamda ama uyanış başladı. Maya kehanetlerine göre 22 Aralık 2012 tarihi Dünya için çok önemli. Uzay bilimcilere göre bunu kanıtlayan, Marduk adlı gezegenin dünyamıza bu tarihte teyet geçmesi ki geçmişteki bu geçişlerin dünyada yarattığı değişimler gözönününde bulundurulursa haklı oldukları ortada. Gezegenin 13.000 yıl önce Nuh Tufanına neden olduğu düşünülmekte. Son yörünge geçişinde M.Ö.1649 da Thera yanardağının patlaması gibi bir dizi doğal afet yaşanmış, Mısır'dan çıkışlar için etken olmuş, yakındoğu başta olmak üzere dünyadaki tüm siyasi ekonomik dengeler alt üstü duruma gelmiştir. Yine 2012 ye döndüğümüz zaman, Maya kozmolojisine göre 2012 yılı Beşinci Güneş Çağının bitiş tarihidir. Bu tarihin başkahramanı yine Marduk Gezegenidir.  Binlerce yıl önce, Mısır Piramitlerine benzeyen dev yapıtları inşa edebilen Maya kavminin bu takvimi nasıl hazırladığının sırrına ulaşılamamıştır. Sümer, Akad ve Babil belgelerinde de aynı tarihten ve Marduk Gökcisminden bahsedilir. Hititler ve Asurlar da Marduk'u kil tabletlere resmetmişlerdir ve bu tabletler halen İstanbul da müzelerdedir.

2012 yılı için Mayalar ''zamanların sonu'' diyor. Bunun fiziki yönüne baktığımız zaman, bilimsel ispatı kabul görmüştür. Kutupsal kaymalar ( en az dört kez), dünyanın manyetik alanındaki değişimler buna delil teşkil etmektedir. Bu fiziksel değişimlere paralel olarak devam eden ruhsal değişimler de sözkonusudur. Her büyük fiziksel değişimin insanların ruhsal hayatına etki etmemesi mümkün olmadığı görülüyor.İnsanlık 2012 ye kadar inişi yaşadı; kabalaştı, sevgisizleşti, bencilleşti, doyumsuz mutsuz hızlı tüketen bir durum aldı, tam anlamıyla dibi gördü. Kıyamet hem ezoterik hem de tasavvufi bir uyanış demektir. Bu uyanıştan kastedilen ruhsal aydınlanmadır.

Meksika Maya Yapıtları


Dünyanın gelmiş geçmiş en gizemli uygarlığı Mayalar'dan geriye sadece, çözümü onlarca yıl süren kriptoyu andıran tabletler kaldı. Hiçbir iz bırakmadan tarihten silinen bu görkemli aynı zamanda ''uzaylı uygarlık'' olarak da tanımlanan Mayalarla ile ilgili bilgileri araştıran bilimadamları, dünyanın geleceğine dair önemli ipuçlarına ulaştılar.

Maya Kehanetleri kitabının Türkiye'de yayınlayan Sınır Ötesi Yayınları'nın Genel Yyaın Yönetmeni Ergun Candan'a göre; dünya yepyeni bir Altın Çağ'ın eşiğinde. Tüm din öğretilerinde de anlatıldığı gibi şifreler çözülüyor ve o bahsedilen muhteşem ötesi Çağ'a giriyoruz. Tüm bu değişimlerle şuurlarımız üzerindeki perdeler kalkacak ve varoluşumuzun sırlarına erişebileceğiz. Ancak bu değişim sürecinin bir parçası olan dünyamızın fiziksel değişimlerine de katlanmak zorundayız. Kaosun sonucu değişime çıkar.

Mayaların Kehanetleri kitabını okumanızı tavsiye ederim. Bu kitapta bu 2012 olayı dışında da pek çok konuya değinilmiş. Yazıt Piramidi'nin sırrı, Ateş Ayinleri, Tufan öncesi uygarlık Atlantis, Atlantis Tufanı, 26.000 yıllık döngü, Maya gizemleri ve sırları bunlardan bazıları.



    Orjinal Adı: The Mayan Prophecies
    Yazar: Adrian Gilbert, Maurice M Cotterell
    Çevirmen: Özge Akbulut
    Yayıncı: Sınır Ötesi Yayınları
    Tür: Parapsikoloji, Gizem
    Sayfa: 389

12 Oca 2017

After Eart / Dünya: Yeni Bir Başlangıç



dünya yeni bir başlangıç after eart fikrimce


Yönetmen: M.Night Shyamalan
Yapımcı: Will Smith, M.Night Shyamalan
Ülke: ABD
Gösterim Tarihi: 28 Haziran 2013

Oyuncular: Will Smith, Jaden Smith, Isabella Fuhrman, Zoe Kravitz, David Denman, Sophie Okonedo, Lincoln Lewis, Kimberly Villanova, Kristofer Hivju
İMDB:6,9 / 10
Türü: Bilim Kurgu, Aksiyon, Macera, Fantastik


Film çok uzak bir zamanda, kurgusal bir dünyada geçiyor. Dünya yaklaşık 1000 yıl önce terkedilmiş ve insanlar başka gezegenlerde yaşamaya başlamışlardır. Bir keşif yolculuğunda gemisi arızalanan Komutan Cypher, mürettebatını kaybeder. Yanında oğlu Kitai da getirmiştir. Baba oğul dünyaya iniş yapmak zorunda kalırlar. Komutan Cypher yaralıdır. Buradan kurtuluş için tek umut Kitai dır. Akıl sınırı dışında yaratıklarla korku dolu zamanlar geçireceklerdir.

Baba ve oğulun şanssızlık eseri başbaşa kaldığı, cesaret sınavı veren Kitai için kendini buluş yolculuğudur bu. Arası açık olan baba oğul için de bir sınavdır aslında. Filmde bir replik vardı, bana göre filmin ana fikrini de içinde saklayan.. 

" Korku gerçek değildir. Korkunun varolabileceği tek yer gelecekle ilgili düşüncelerimizdir, hayal gücümüzün bir ürünüdür. Korkunun kaynağı olan şeyler An'da yoktur, hiç bir zaman olmayabilir de. İşte bu deliliğin sınırıdır. Korku seçimdir. " 





Talaash / Yalan Çemberi





Yönetmen: Reema Kagti
Yapımcı: Ritesh Sidhwani, Aamir Khan, Farhan Akhtar
Oyuncular: Aamir Khan, Kareena Kapoor, Rani Mukerji
Ülke: Hindistan
Gösterim Tarihi: 29.11.2012

İMDB: 7,3 / 10
Türü: Suç, Dram, Gizem

Not: 5 Ödül, 12 ödül adaylığı

Polis müfettişi olan Surjan, bir trafik kazası sonucu oğlu kaybeder ve bunun travması sonucu eşiyle arasında problemler oluşur. Evlilikleri bitme noktasındadır. Bu sırada bir soruşturma üzerinde olan Surjan, hayat kadını olan Simran ile tanışır. Simran sayesinde, soruşturma ile ilgili gizli kalmış gerçekler ortaya çıkmıştır. Bu gerçekler hem huzura yolculuk gibidir, hem de acı verecektir.

Filmde enteresan bir gizem var. Seyircinin gözüne sokmadan izledikçe içine çeken bir büyüsü var sanki. Oyunculuk ve kurgu muhteşem. En sonunda '' aaa '' deyip kalıyorsunuz. İzlemeye değer, beni etkileyen Aamir Khan bol ödüllü filmlerinden..


Assassin's Creed / Suikastcinin İnancı



Yönetmen: Justin Kurzel
Yapımcı: Michael Fassbender, Amon Milchan
Ülke: ABD
Gösterim Tarihi: 23.12.2016

Oyuncular: Michael Fassbender, Marion Cotillard, Jeremy Irons, Brendan Gleeson, Ariane Labed 
İMDB:7,9 / 10
Türü: Aksiyon, Macera, Bilim Kurgu



Bir mahkum olan Callum Lynch, idam edileceği an, büyük bir şirket olan Abstergo Industries tarafından kaçırılır. Şirketin üzerinde çalıştığı büyük yatırımı olan bir projeye destek olması gerekmektedir. Animus Projesi denilen bu projede, kişilerin atalarından genleriyle geçen yetenekleri ve anılarını ortaya çıkartmaktır. Callum Lynch 15.yy İspanyol Engizisyonu döneminde Suikastçiler örgütünün üyelerinin akrabası olduğunu öğrenir ve onun hatıralarıyla yeniden yüzleştirilir. Suikastçilerin o dönemdeki en büyük düşmanı olan Tapınakçılar ile savaşmaya hazır hale gelir.

Görselliğiyle, kurgusuyla kaliteli bir film. Ana fikrine gelince; insanların dna larıyla geçmişin anılarını taşıdığını ve atalarının yeteneklerini kaybetmediğinin mesajı veriliyor.



Dr Strange


Yönetmen: Scott Derrickson
Yapımcı: Kevin Feige
Ülke: ABD
Gösterim Tarihi: 03.11.2016
Oyuncular: Benedict Cumberbatch, Chiwetel Ejiofor, Rachel McAdams, Benedict Wong, Michael Stuhlbarg, Benjamin Bratt, Scott Bratt, Mads Mikkelsen, Tilda Swinton
İMDB: 7,9 / 10
Türü: Bilim Kurgu, Aksiyon, Macera


Aynı isimli çizgi romandan uyarlanan film, dünya çapında eleştirmenlerden olumlu eleştiriler aldı. Film müziğiyle, görsel efektleri, oyuncu kadrosu performanslarıyla çok beğenildi. Konusuna gelince;
İşinde oldukça başarılı bir cerrah olan Dr. Stephen Strange geçirdiği kazadan sonra ellerini gerektiği gibi kullanamaz olur. Tedavi arayı içine girer ve yolu Himalayalar'da Kamar Taj'a düşer. Burada kadim kişi Ancient One ve öğrencileriyle akıl almaz bir maceraya girer.

Filmde ana tema, insanın sahip olduğu olağanüstü güçler ve bunun arayışıdır. Çok etkilendiğim filmlerden Dr Strange. Kurgusu hayal gücü muhteşem. 3d seçeneğiyle izlemek ayrı bir tad katıyor.

İyi seyirler :)


                 

Altın Kitabın Sırları - Nevşah Fidan Karamehmet




Bu kitap başucu kitabı gibi geliyor bana. Hani arada tekrar tekrar açıp okumaktan keyif aldığımız kitaplar vardır. Bu da onlardan biri benim için. Ne zaman enerjim düşse, hayatla ilgili, yaratanla ilgili, ben'le ilgili birşeyleri duymak istesem, bu kitaptan sayfalar çevirirken buluyorum kendimi.

Nevşah, o kadar güzel bir dille anlatıyor ki; yaratanı yeniden tanıyorum, kendimi yeniden buluyorum. İnsan denen şu bedende yaşamanın, bedeni önemsemenin bizi özden uzaklaştırdığını bir o kadar da bedenimize olan sevgisizliğimizi ince bir üslupla anlatıyor. İnsanlık tarihinde gelmiş geçmiş tüm kutsal kitaplarda yazan ama açıklanmayan, herkesin anlayabileceği ama anlamaktan kaçtığı hakikatleri tüm cesaretiyle ortaya koyuyor.

Yaşamda önemli olan başarı değil, bu döngünün gerçekte ne olduğunu anlamak.. Bu kitap insan olmayı anlatmıyor, gerçek ilahi huzuru bulmanın yolunun hakikatinden bahsediyor.



Yazar: Nevşah Fidan Karamehmet
Yayıncı: Destek Yayınları
Tür: Ezoterik
Sayfa: 328

Bir Yıldız Kaydı Dilek Tutalım mı?

Çocukluğumdan beri gökyüzüne ilgim vardı. Geceleri yıldızları izlemek en büyük zevkimdi. Herkes gibi bende, gözkırpan yıldıza dilek diler gerçekleşeceğini beklerdim. Ta ki yıldızlarla ilgili gerçekleri öğreninceye dek. Meğer gökyüzüne baktığımız zaman, geçmişe bakıyormuşuz. Gördüğümüz yıldızların ışıkları binlerce hatta milyonlarca yıl önce yola çıkan ışınlarmış. Dilek işini bir daha düşünmek gerekecek :)

Evren sandığımızdan çok daha akıl sınırlarını zorlayıcı. İnsanoğlu evreni anlamak için ne kadar çabalarsa çabalasın, her geçen gün yeni keşifler bilim dünyasında yerini alıyor, almaya da devam edecek. Nesillerdir gökyüzüne merakımız bitmedi, bitmesinde. Kimbilir ne sürprizler bekliyor kozmozda bizi.

Yıldızlara taktım ya kafayı, biraz daha anlatayım.  Gökyüzünde görünen yıldızların %90ı nerdeyse 10milyar yıl önce oluşmuşlar. Scientific American'a göre artık çok fazla yıldız oluşmuyor. Bundan sonra büyük patlama da olmazsa, önümüzdeki milyarlarca yıl sonra, şu anki yıldızlar ancak %5 artacak.

Yıldızlar; içlerindeki maddenin çoğunluğu hidrojen ve helyum olan, karanlık uzayda ışık saçan ve gökyüzünde nokta gibi görünen plazma küreleridir. Dünyaya en yakın yıldız, aynı zamanda dünyanın yaşam kaynağı olan Güneş tir. Yıldızların parlamasının nedeni; çekirdeklerinde oluşan çekirdek kaynaşması tepkimelerinde ortaya çıkan nükleer enerjinin yıldızın içinden dış uzaya radyasyon ile yayılmasıdır. Gökbilimciler, yıldızın parlaklığına ve uzaydaki hareketine göre, o yıldızın kütlesini, yaşını ve hatta kimyasal bileşimini inceleyip tespitlerde bulunabiliyorlar.

Yoğun bir özdeciksel bulut içerisinde bir yıldızın doğuşunun bir ressam tarafından tasviri.
NASA resmi

Bir yıldızın oluşumu , uzaydaki toz ve gaz birikintilerinin toplanmasıyla başlar. Bu toplanma sırasında çekim kuvveti ile daha da hızlanan sıkışmayla, gaz tam ortasında sıcak bir hal alarak füzyona neden olacak bir patlama oluşur. Bu patlama bir yıldızın doğuşudur. Bu tamam da asıl yıldızın ölümü enteresan. Yıldızların da varoluş süresi var. Merkezlerinde bulunan hidrojen gazı bir süre sonra biter ve değişime uğrayarak bir süre sonra yok olur. Büyük kütleli bir yıldız öldüğünde, içindeki diğer gazlar dışarı doğru bir patlamayla dağılır. Çekirdek ise kendi içine çöker. Bu çökme çok yoğun bir madde oluşumuna yol açar. Bunun, Güneşin kütlesinin bir tenis topuna sıkışması gibi birşey olduğunu düşünün. Bu durum inanılmaz bir çekim gücü yaratır. Öyleki ışık hızından daha güçlü bir çekim gücüdür bu. İşte bunlara biz ''karadelik'' deriz.


Ben yine yıldız kaymasına dönmek istiyorum. Bu kayan ışıkların bir kısmı göktaşı olsa da bir kısmı süper hızlı yıldızlardır. Hani karadelikler ne bulursa topluyordu ya, çift yıldızlı bir yıldız sistemi bu karadelikler tarafından yakalanırsa, yıldızın birini karadelik yutarken yerine geçen diğer yıldız, ''yıldız kayması'' şeklinde görünür.

Karanlık madde, kozmoloji ve astronomi ile ilgili
gözlemleri açıklamak için öne sürülen bir madde türüdür.

Evrendeki galaksiler, yıldızlar, karadelikler yani görebildiklerimiz, evrenin yalnızca küçük bir kısmını kapsar. Akıl alacak gibi değil ama, evrendeki tüm bu maddelerin %85 ninde ''karanlık madde'' olduğu kabul edilmiştir. Karanlık maddenin varlığına dair pek çok veri vardır. Işığın uzayda bükülmesi, gökcisimleri ile ilgili kayıp kütle problemleri bu karanlık maddenin varolmasıyla ilgilidir.

Sizi bilmem ama ben yine yıldızlardan dilek tutmaya devam edeceğim. Evrendi yıldızlardı derken bu kosmozun bir parçasıysam eğer, buna da hakkım var ne dersiniz ;)


11 Oca 2017

''Osmanlı İmparatorluğu'' imparatorluğun resmi adı değilmiydi?

Ne yani bugüne kadar bizi yanılttılar mı? Geçmişimizin, ecdadımızın, öve öve bitiremediğimiz geçmişteki o koskoca imparatorluğumuzun adını yanlış mı biliyor muşuz? Yanlış biliyormuşuz efendim. Osmanlı İmparatorluğu adı, o dönemdeki halkın ve hanedanlığın kendi topraklarına verdiği bir sıfatmış. Bu da ilk kurucusu Osman Bey'den geliyor.

Tarihteki Türk Devletleri, bugünkü Cumhurbaşkanlığı forsunda da yer alan, Doğu ve Batı  16 Türk Devleti'nin yeni halidir. O dönemlerde yıkılan devletin yerine hemen yenisi kurulur, kurulan devlete halk içinde, kurucusunun ismi  veya yönetici hanedanın ismi verilmesi bir gelenekti. Her biri Türk Devleti olmasına rağmen her devletin ismi farklı anılırdı. '' Osmanlı'' sözü de bu geleneğin devamı niteliğindedir. İlk kurulduğunda '' Osmanlı Devleti'' iken toprakları genişledikçe ''Osmanlı İmparatorluğu'' olarak anılmıştır.

Ee buraya kadar tamam. Tamam da imparatorluğun resmi adı neydi? İmparatorluğun adı daima ''Devlet-i Aliyye'' yani ''Büyük Devlet'' idi. Son dönemlerinde 19.asırın son yarısında ''Osmaniye'' eklenmiş, '' Devlet-i Aliyye-i Osmaniye'' adını kullanılmış, fakat resmi adında bir değişiklik yapılmamış, ''Devlet-i Aliyye'' kalmıştır. Bazı Türkçe belgelerde bu şekilde geçer ama uluslararası yazışmalarda anlaşmalarda resmiyette ''Devlet-i Aliyye'' vardır.

16. asırda çizilmiş bu haritada da “Türk
İmparatorluğu” ibaresi var.

İmparatorluğun Türkçesi bu şekilde geçen bu ismi yabancı yayınlarda, belge ve yazışmalarda anlaşmalarda nasıl geçiyordu peki?

Bilmeyenler şaşıracak ama bilenler biliyor zaten. Batı dünyası ''Devlet-i Aliyye'' karşılığı olarak her zaman ''Türkiye''yi kullanmıştır. Devletin ismi yazıldığı ülkenin diline göre '' Turquie'' ''Turkey'' ''Turchia'' veya  ''Türkei''olmuş, imparatorluktan bahsedildiğinde ise ''Türkiye İmparatorluğu'' denilmiştir.

Abraham Ortelius’un 1579’da Anvers’te basılan haritası.
 Altta “Türk İmparatorluğu” yazıyor.
Burası çok önemli. Resmi adı ''Devlet-i Aliyye''olan, halk içinde  ''Osmanlı İmparatorluğu'' diye anılan imparatorluğun, bir zamanlar hakim olduğu batıda, taaa 11.asırdan buyana ''Türkiye'' tanınır. 1071 de Malazgirt Savaşında Türklerin bölgeye akın etmeleri ve yerleşmesi 1085 yıllarına denk gelir. Geçmiş yüzyıllarda çizilen haritalarda, Batılıların kaleme aldıkları seyahatnamelerde, tarih kitaplarında bizim topraklarımızla ilgili yazılı tüm belgelerde devletin ismi ''Türkiye'', topraklarımız da ''Anadolu'' diye geçer.

Avrupadaki Türk korkusunun asıl nedeni de budur. Türk fetih, savaş, ganimet yöntemleri haddinden fazla abartılmıştır. Hristiyan gözlem ve kaynakları yanıltıcıdır. 1532 de Kanuni Sultan Süleyman'ın Almanya seferinde, Almanya sokaklarında kilise çanları akıncıların gelişini heber vermek için çalıyordu; buna Türken Frucht ( Türk korkusu ) deniyordu, Osmanlı korkusu değil. Martin Luther Türklere karşı savaşı dinsel bir görev olarak duyurdu dört bir yana. Yani kim ne derse desin Osmanlı dediğimiz devlet Türk Devleti'ydi her daim, her ne kadar içinde devşirmeler de olsa özü kaynağı Türk dü. Bunu Dünya kabul ederken bizim inkar etmemiz sözkonusu bile olamaz efendim.


Kaynak;
Halil İnalcık/Osmanlı 



9 Oca 2017

Nerde Kalmıştık !..

Kendimden başlıyorum
Gözümü gönlümü ruhumu affediyorum
Kararlarımı hatalarımı hayal kırıklıklarımı
Olmaz dediğim ama oldurmaya çalıştıklarımı affediyorum
Nefsimi egomu hırslarımı sevgisizliğimi nefretimi affediyorum
Yaradanın bana ceza diye verdiğini düşündüren ben'i affediyorum
Oysa her yaşadığım bana ödül olduğunu anlamadığım 
Her karşıma çıkanın bir ödül olduğunu görmediğim hallerimi affediyorum
Öfkelerimi, kaygılarımı buna neden olanları affediyorum
Hep yanımda olacakmış gibi duran annemi babamı kardeşimi affediyorum
Samimi görünüp dost sandıklarımı, kırıp döken incitenleri affediyorum
Güven verip arkada bırakmak zorunda kaldıklarım; özür dilerim sizi seviyorum
Kendimi affediyorum..

Hadi toparlanın gidiyoruz,
Gülüşüm, müziğim, dansım, heyecanım toparlanın
Bekleme zamanı değil..
Umuda, sevgiye, huzura gidiyoruz.
Aydınlık ışıl ışıl günler bizi bekliyor,
Bak güneş doğdu, kar bulutlarının arasında
Hikayemiz bizi bekliyor

Nerde kalmıştık..






8 Oca 2017

Gılgamış Destanı

Gılgamış Destanı, tarihteki en önemli yazıtlardan olup Mezopotamya'da ortaya çıkan ilk yazılı destandır. M.Ö 21.yüzyılda Mezopotamya'nın Uruk kentinde hüküm sürmüş, gerçek bir kralın ölümsüzlük arayış öyküsüdür. Destan, tarihte bilinen en eski medeniyetlerden olan Sümerlerin yaşam şeklini anlatır. Gılgamış'ın ölümünden bin yıl kadar sonra yazılmıştır. Akad çivi yazısıyla yazılmış tamamı 56 kil tablet olan destanın, günümüzde 12 tablet bulunmuş metnin tamamı gün ışığına çıkarılamamıştır.

İlk tabletler Gılgamış'ın özelliklerini övgüyle anlatarak başlar. Yarı insan yarı tanrı olan Gılgamış, yeryüzünde olan biten herşeyi bilen bir usta ve cesaretiyle yenilmez bir savaşçıdır. Hikayede olağanüstü bir şekilde anlatılan Gılgamış, aklın tamamen özgür ve doğaçlama halini ortaya koymaktadır. Destanın devamında Gılgamış'ın yaşadığı serüvenler anlatılır.

 İlk serüven Gök Tanrısı Anu ile Gılgamış arasında geçer. Halkına karşı acımasız olan Gılgamış'a öfkelenen Tanrı Anu, vahşi hayvan olan Enkidu'yu onu öldürmek için gönderir. Enkidu ile Gılgamış arasındaki mücadelede Gılgamış üstün gelir ve Enkidu Gılgamış'ın en yakın dostu ve yardımcısı olur. Daha sonra güçlerini sınamak için yola koyulurlar. Sedir Ormanının koruyucusu, korkunç sesiyle bile insanları öldürebilen dev Huvava'yı hedef alırlar. Huvava'nın korkunç gürlemesi karşısında Enkidu kıpırdayamaz bile. Gılgamış ise etkilenmez ve devi öldürür. Olaya şahit olan aşk Tanrısı İştar Gılgamış ile evlenmek ister, Gılgamış reddeder. Onuru kırılan İştar, Gılgamış'ı öldürmek için yeryüzüne bir boğa gönderir. Gılgamış ve Enkidu boğayı öldürür. Enkidu boğayı öldürdüğü için, tanrılar tarafından ölüme mahkum edildiğini rüyasında görür. Bu serüvenin devamı ile ilgili tabletler bulunamıştır. Hikaye burada eksik kalır ama bulunan devamı tabletlerde Gılgamış'ın Enkidu'ya yaktığı ağıtı, cenaze törenini ve Enkidu'nun ölüler dünyasına göçtüğünü anlatır.

Enkidu'nun ölümünden sonra Gılgamış, kendisinin de bir gün yaşamının sona ereceğini düşünerek sonsuz yaşamın sırrını bilen Utnapiştim'i bulmak için yola çıkar. Utnapiştim  950 yaşında, yarım asır öncesi Büyük Tufandan  kurtulan bir bilgedir. Utnapiştim'i Tilmun adasında bulur ve tufan hikayesinin burada bahsi geçer. Utnapiştim'in anlattığına göre Büyük Tufanda; yeryüzü sularla dolup taşar ve Ea ( Kur'an ve Tevrat da Nuh olarak geçer ) tufandan hemen önce kamışlardan yaptığı gemiye, her canlı türünden yükler. Utnapiştim'in anlatımına göre bu tufanı Tanrıça İştar ve Tanrıça Bel başlatmıştır. Bu tufan Fırat'ın kıyısında bulunan Şurippak kentinde geçer. Tufandan sonra gemi Everest dağına oturur.

Utnapiştim Gılgamış'tan ölümsüzlük otunu saklamaz. Denizin dibinde bulabileceğini söyler. Gılgamış sevinçle denize dalar ve otu bulur. Bununla daha genç ve sonsuz bir yaşama sahip olacaktır. Fakat yemeye fırsat bulamadan bir yılana kaptırır otu ve yılan otu yer. Destan yılanların her bahar deri değiştirmesini bu olaya bağlar. Ölümsüzlük umudunu kaybeden Gılgamış Uruk'a geri döner. Destan Gılgamış'ın ölüme yenik düşmesiyle son bulur.

Destanın en önemli özelliklerinden biri; bahsi geçen Büyük Tufan'ın, üç büyük dinin kutsal kitaplarında yer almasıdır. Uruk Kralı Gılgamış'ın hikayesini anlatan destan, kimilerine göre kutsal kitapların kaynağıdır.

Destandaki ''ölümsüzlük otu'' hikayesi, Türk İslam dünyasındaki ''Lokman Hekim'' söylemine benzetilir.


Destanda ana tema; insanın bilgiyi arayarak ve büyük bir ad bırakmakla ölümsüzlüğe erişebileceğidir.

Kaynak:
Wikipedia

















7 Oca 2017

Tesadüf Diye Bir Şey Var mı?

Yaşadığım sıkıntılı bir dönemde karşıma bir duvar yazısı çıkmıştı; ''Acını seçmekte özgürsün ''  Bu tesadüf değildi. Tam da ''herşey benimi buluyor derken'' bu yazının karşıma çıkması tesadüf olamayacak kadar manidardı.

Eskiden tesadüflere inanırdım. Oysa İlahi sistem o kadar güzel çalışıyor ki, tesadüf diye bir şey yok. Herşey planlı ve olması gerektiği gibi. Düşünce şeklimize göre karşımıza çıkan, tesadüf dediğimiz olaylar, tam manasıyla birer mesaj niteliğinde.  Farkına vardıktan sonra bakıyorsun, evren konuşuyor seninle. Bir şey merak ediyorsun, pat cevabı geliyor; bir sözle bir yazıyla. Farkındalığımız geliştikçe bunu gözlemlemek daha kolay ve hatta keyifli oluyor.

Biraz bilinç, biraz dikkatle bu mesajları akıl süzgecimiz çok rahat süzerek bize öyle katkılarda bulunuyor ki, Yaşadığımız kızgınlıklar kırgınlıklar hastalıklar ne kadar can sıkıcı görünsede, o kadar güzel kurgulanıyor ki tam zamanında yaşanıyor. Eğer bilinçliysek nedenlerini çözüyoruz değilsek isyan etmeye devam.. '' neden bunlar benim başıma geliyor '' ''hep bunu yaşamak zorunda mıyım '' ''hayat hep bana mı acımasız'' diyerek sızlanmalarla hayatımızı daha da çıkmaza sokuyoruz. Çünkü bu düşünce şekliyle enerjimiz düşüyor ve daha da umutsuzlaşıp işler tersine gitmeye başlıyor.

İnsan bedeninde yaşayan bizler, saf enerjiden oluşan ruhlarız, deneyim için, birbirimize bu deneyimleri kolaylaştırmak için burdayız. Karşımıza çıkan olaylar, deneyimler kendi frekans seviyelerimizde gerçekleşiyor. Frekansımızı yükseltmek ise bize bağlı. Çok şükür ki, insanlık artık Yeni Çağ Felsefesi ile bunun farkına varmaya başladı. Uyanış hala devam ediyor.

Enerjini farket, yaratımına sahip çık. Yüce Yaratan her zaman bizimle ..



Frida Kahlo ; Ressam Feminist Kominist ve Aşık


Frida Kahlo gibi güçlü bir karakteri anlatmak zor. O'nun hayat hikayesine yaşam mücadelesi denilebilir. Her kadın gibi kurbanıydı toplumun. Yıllarca yaşadığı tüm olumsuzluklara rağmen, köşesine çekilip silinmek yok olmaktansa, kendini, kadınlığını, dünyasını resimleriyle ifade etti. Yaptığı resimlerdeki hüzün gerçekliğinin ta kendisiydi. Bir yazar bir şair gibi kendini resimleriyle anlattı. Resimlerindeki hüzün Frida'nın acılarıydı.

En başa dönelim. 7 Temmuz 1907 de Meksika'da doğmuş olmasına rağmen, doğum tarihini Meksika Devrimine denkgelen tarih 7 Temmuz 1910 olarak ilan etmiş, yaşamının Modern Meksika'nın doğumuyla başlamış olmasını istemiştir. Devrimin asi kızı değildi belki ama devrimin güçlü kadınıydı Frida. Altı yaşında geçirdiği çocuk felcinden sonra bir bacağı engelli kalmış, kendisine 'tahta bacak Frida ' denmişti. Bu engeliyle başetmesini çok iyi becerebilen Frida, genç kızlık döneminde,  en iyi eğitimi veren Ulusal Hazırlık Okulu'nda okudu. Bu okul Frida'yı sanat, edebiyat, felsefe gibi alanlara yönlendirdi. Okul yıllarında anarşist bir edebiyat kulübüne dahil olarak güçlü bir karakter ortaya çıktı.

18 yaşında geçirdiği bir trafik kazası hayatını alt üst etmişti. Okul dönüşü içinde bulunduğu otobüsün tramvayla çarpışması sonucu, demir çubuklardan biri Frida'nın sol kalçasından girip leğen kemiğinden çıkmıştı. Kazadan sonra tüm hayatı hastaneler, korseler ve doktorlarla geçti. Omurgası ve sağ bacağında dinmeyen acılarla yaşadı. 32 kez ameliyat edilecek, çocuk felci yüzünden engelli olan sağ bacağı da 1954 yılında kangren yüzünden kesilecekti.

Kazadan sonra eve dönünce, ailesinin de teşvikiyle resim yapmaya başladı. Yatağa bağımlı olduğu günlerde, babasının aldığı tuval,fırça ve boyalarla, annesinin yatağın üstüne tavana astığı aynada hayat bulmuştu Frida. Aynadaki kendi aksine bakarak, gördüğü farklı yüzleri resmetmişti. Bu aynaya  ' gündüzlerinin ve gecelerinin celladı' adını vermişti.



Ne bir akım ne de toplumda ressam olarak yer edinme endişesi yoktu Frida'nın. Yatağa bağlı bir bedenle olabildiğince özgür bir ruhun tezatlığıydı onu bildiğimiz kadın yapan belki de.

Doktorların yaşamasının bile mümkün olmadığı söylemlerine rağmen, inatçılığıyla 2 yıl içinde mucizevi bir şekilde, yürümeye başladı. Sanat ve politika çevrelere girdiği bu dönemlerde Küba'lı önder Julio Antonio Mella ile tanışıp arkadaş oldu. 1929 da Meksika Komünist Partisi üyesiydi.

Aynı dönemlerde ressam Meksikalı Michalangelo olarak anılan Diego Rivera ile tanıştı ve evlendi. Kendisinden 21yaş büyüktü Diego. Daha önce iki kez evlenmişti. Çocukları vardı Diego'nun. Çapkınlığı ve sadakatsizliğiyle tanınırdı. Asıl savaşı Rivera ile tanıştığında başlamıştı Frida'nın. Herkes gibi ailesi de karşı çıktı bu evliliğe. Annesi bu birlikteliği bir fil ile güvercinin birlikteliğine benzetiyordu.

Hikayenin bu kısmı bazı feministlere ters düşmekte. Sadakatsiz bir adam ve deliler gibi aşık, aşkından vazgeçmeyen bir kadın. Frida'ya göre aşk; ölürken celladına olan bağlılık gibiydi. Gerçek aşk bumuydu acaba?

Herkesin bitmesini beklediği bir evlilikti bu. Çalkantılı bir aşktı onlarınki. Birlikte çok acılar yaşadılar. Sağlık sorunları, mesleki başarısızlık, düşük, sadakatsizlik,, hatta bazen karşılıklı sadakatsizlik.. Onlarınki sadece aşk değildi; yoldaşlık, dostluk, annelik, babalık, meslektaşlıktı da aynı zamanda. Birbirlerini 'ülkenin en iyi ressamı ' olarak nitelendirirlerdi.

Diego'nun Frida'nın kız kardeşi ile bir ilişkiye girmesi büyük yaralar açmıştı evliliklerinde. Bu dönemlerde de Frida başka ilişkiler yaşamıştı. Evlerinde misafir kalan, Rus devriminin önde isimlerinden olan Lev Troçki ile olan ilişkisi evliliğini bitirdi. Bir yıl sonra Diego ile yeniden evleneceklerdi.

Tutucu bir toplumda sadakatsiz bir evlilik yapmış, ciddi sağlık problemleri yaşamış, anne olamamış bir kadının resimleri; birçok kadının anlatamadıkları duyguların tuvale dönüşmesiydi. Kendi bedeninden ve yüzünden yola çıkıyordu Frida.

143 tablosu vardır. Bunlardan 55 tanesi, yatakta geçirdiği yıllarda yapmış olduğu oto-portrelerdir. Resimlerindeki sanatsal yönü, Pablo Picasso'ya ' biz onun gibi insan yüzleri çizmeyi bilmiyoruz' dedirtmiştir. Sürekli evcil hayvan besleyen Frida'nın hayvan portleri vardır. Resimleri sürrealist olarak değerlendirilse de Frida bunu kabul etmez. Resimleri acı ve kesin gerçekliği yansıtır. Meksika kültürü ve devrimci ulusal kimlik aktarılmıştır tuvale. 1938 de New York'ta açtığı sergi O'na uluslararası ün getirdi. 1939 da Paris'te açtığı sergide fazla resmi satılmasa da resimleri büyük ilgi gördü. Ülkesindeki ilk kişisel sergisini 1953 de Meksika Galerisi'nde açtı. Doktorları ayağa kalkmasını yasakladığı için sergiye karyolasıyla taşınarak götürüldü.

13 Temmuz 1954 de akciğer embolisi teşhisiyle son nefesini verdi. İntihar ettiği söylentileri de vardır. Tıpkı yaşamındaki gibi son yolculuğuna da saçında çiçeklerle yakılarak uğurlandı. Külleri müze haline getirilen Mavi Ev'de muhafaza edilmekte.



Saplantılı denebilecek kadar aşık bir kadındı Frida. Boyun eğdiyse aşka boyun eğdi. Aynı hikayeye bakıp bazıları yenik ve güçsüz bir yaşam olarak nitelendirebilir. Bazılarına göre ise kahraman bir kadının hikayesi. Tıpkı resimlerinde aynı yüzden farklı kadınlar yaratması gibi. Frida'nın gücü de sırrı da bunda gizlidir kimbilir..









Yardımcı Kaynak;
Wikipedia


















6 Oca 2017

Şamanlık'tan Günümüze Uyarlanan Adetler

Şamanizm Şamanlar tarafından benimsenen bir yaşam şeklidir. Bir yaratıcıya inanç sözkonusu değildir. Şamanizm hayat felsefesidir. Dünya bilim adamları ve yazarlar tarafından da kabul gördüğü üzere, Şamanizm; eski Türk'lerin de içinde bulunduğu Kuzey Asya topluluklarında dini duygular içinde öteki alem varlıklarına hükmeden bir kült olduğu aşikardır.

Türklerin Şamanizm'den ayrılışından yüzyıllar geçmesine rağmen, günümüzde kullanılan pek çok Şamanizm adet ve gelenekleri devam etmektedir.
İşte bunlardan bir kısmına gözatalım;

   * Gidenin arkasından su dökerek uğurlama, Eski Türklerin Su Kült adetlerindendir.
   * Anadolu'da insanlar halen yeni ayın görünmesi esnasında yere diz çökerek gökyüzüne, toprağa ve aya bakarak dua etmekte, Allah'tan isteklerini dilemektedir. Yeni ay'ın yeni başlangıçlara yeni umutlara vesile olacağına inanılmaktadır. Bu gelenek Eski Türklerden gelmiş bir olgudur.
   * Kurşun dökme de eski Şamanizm adetlerindendir. Şamanlar bu geleneğe '' kut dökme '' anlamına gelen '' kut kuyma '' adını vermişlerdir. İnsanlara musallat olan kötü ruhlardan korunmak ve olumsuz etkilerini kaldırmaya yönelik, çok eski zamanlarda kullanılan sihir nitelikli bir ritüeldir.
   * Cami avlularında yada türbelerde mum yakma, ağaçlara çaput bağlayarak dilek dileme de Şamanizm'den günümüze gelen geleneklerdendir.
   * İstenmeyen bir durumdan korunmak ve kötü ruhların duymasını engellemek için tahtaya üç kere vurmak da eski bir Şaman inanışıdır.
   * Loğusa kadınların başına bağlanan kırmızı kurdele de Şamanlar'dan gelmiş bir adettir. Bu kurdelenin yeni doğan bebeği ve anneyi Albız denen şeytandan koruduğuna inanılırdı o dönemlerde. Günümüz de Alevilikte de mezar taşına kırmızı kurdele bağlanır. Bu da yine Şamanizm'deki ölüyü kötü ruhlardan koruma inancına dayanır.
   * Şamanlar'da ölen büyüklerin ruhlarının, suyun toprağın ormanın ruhlarının, eski Şaman ruhlarının yardımcı ruhlar olduğu kabul edilirdi. Ölen büyük ruhların çoğalması sonucu bu ruhların en kıdemlisi seçilip ölen Şamanlara yol göstereceğine inanılırdı. Bu büyük ruhların mezarları mabetler haline getirilmişti. Günümüzde yatır, türbe, mezar ziyaretleri bu inanç sisteminin yansıması olarak ortaya çıkmıştır.
   * Eski Türklerde mezarları gizleme geleneği yoktu. Aksine büyüklerin mezarların üstlerine ( yapı ) barklar yapılırdı. Bu barkların duvarları, ölünün yaşarken katıldığı savaş resimleriyle süslenirdi. Mezarların üstüne yine Barballar dikilmesi, sıradan kişilerin mezarlarının da tümsek bırakılması eski Türkler'in geleneğiydi. Arap dünyasında mezar taşı yoktur. Mezarın belirsiz olması, ölünün toprakla birleşmesi ve zamanla yokolması istenir.Kutsanması günahtır. Mezarlara taş dikilmesi, süslenmesi, sanat eseri haline getirilmesi İslam Dünyası'nda sadece Anadolu'da devam etmektedir.

  * Şamanizm'de köpeklerin, ruhun bedenden ayrılacağını gördüğüne ve bunun için uzun uzun uluduğuna inanılırdı. Bir kimse karşısında köpek uluduğunu görmesiyle öleceğine inanırdı. Günümüzde de köpek uluması uğursuz sayılır. Köpeklerin pek çok felaketi önceden haber verdiğine inanılır.
   * Eski Türk kültüründe içki içilmesi yaygın geleneklerdendi. Özellikle düğünlerde ve mutlu günlerde arak saçı ( rakı ) saçarlar, bunu kansız kurban olarak kabul ederlerdi.
   * Cami minarelerindeki Kubbe eski Türklerden gelen bir simgedir.
   * Nazar inancı ve halı kilimlerdeki desenler de Eski Türklerden günümüze kadar gelmiştir.
















 * Şamanlarda müziksiz ayin düşünülemezdi. Anadolu'daki Hz Ali'yi ve Hz Muhammed'i anlatan Mevlüt lerde ve ilahilerdeki tını eski Türk geleneklerindendir. Oysa İslam dünyasında Kur-an dışındaki dini eserlerin müzikle okunması günah kabul edilir.





Yardımcı Kaynak;
Wikipedia
İslam-tr.net
   
 

5 Oca 2017

Kış neden acıtır ?


Her attığım adımda biraz daha boşluğa düşüyordum. Yürüdüm, yürüdüm.. Bakışlarım adımlarımı takip ediyordu. Başka bir yere bakmanın korkusuydu belki de içimdeki. Birisini görmek. Birisiyle karşılaşmak. Eskilerden bir görüntünün çıkagelmesi. Ya da asıl istediğim buydu. Tanıdık birşeyler.  
Ellerim ceplerimdeydi. Soğuktan yumruk yapmıştım. Isınmak için sıcak bir nefes yeterdi. Yoktu. Zaman umudunu yitirenlere dostça davranmıyordu. Bir zamanların kalabalığından saklanmak için dalıp gittiğim gökyüzünden hoyratça kullanılmış anılarım yuvarlanıyordu üzerime. Ellerimden tutan biri olsaydı içim ısınırdı. Üşümezdim. Yalnızlık bir kıştı dinmeyen. Gri rengi hep üzerimde.Yürüdüm, yürüdüm... Kış içimde yanıyordu.

Öylece çöktüm bir kaldırım köşesine. Umuda sımsıkı sarılmanın ürperten aldanışına mı tanık oluyordum? Yılmayacaktım. Ben kışta ölen ağaçlar gibi susmayacaktım. Yapraklarım hiç sararmayacak, yıllar beni bitiremeyecekti. Dimdik karşı koymak rüzgara.. Titriyordum. Kar yağıyordu üzerime. Bir tebessümün esirgenişiydi üşümek. Ellerim ceplerimde, öylece kalakaldım.

Şimdi; çağırsam gelir misiniz? Dost bildiklerim, Kar mı yağdı saçlarınıza, yağmur mu ıslattı kirpiklerinizi, güneşi mi battı yüreğinizin... yoksunuz işte, yoksunum işte... kar yağmış saçlarınızı, yağmur ıslatmış kirpiklerinizi, güneşi batmış yüreğinizi alıp çağırsam gelir misiniz? Çocukluğum, kırmızı elbisem, ağlayan bebeğim, üzerine çiğ düşmüş okul günlerim... çağırsam gelir misiniz? Şimdi çağırsam gelir misiniz?

Doğruldum. Ellerimi usulca ceplerimden çıkarıp yumruklarımı açtım. Yüzümü kışın sert rüzgarına çevirdim. Baktım uzaklara, en uzaklara, uzakların uzaklarına. Avucumu uzatıp ileriye, haykırdım: Eyy siz yitirdiklerim! Eyy yitirip de bir türlü silemediklerim! Eyy silmeyi beceremediklerim! Hayat size neler getirdi?

07.02.2004




Sahip Çık Hayatına


Bir gün de umursama güçlü görünmeyi,
Umursama onaylanmayı,
Vazgeç kabullenme sevdandan,
Unut bununla ilgili bütün bildiklerini,
Doğruların canı cehenneme..
Doğru kime göre doğru, yanlış kime göre yanlış.
Bugüne kadar doğru bildiklerini yaptın da noldu?
Bir kere de bildiklerine aykırı ol.
Asi ol, sıradışı ol ama kendin gibi özündeki sen gibi ol
Bırak seni eleştirsinler.
Seni senden başka kimse incitemez..
Yorulmadın mı başkalarına göre yaşamaktan,
Yorulmadın mı kendi hayatına seyirci kalmaktan,
Geç sahneye ve kendi hikayeni oyna..


'' Savaşçı olmak mükemmellikle ilgili değildir yada zaferle veya incitilemez olmakla.. O incinmeye açık olmakla ilgilidir. Gerçek cesaret budur '' demiş Dan Millman.








29 Ara 2016

Aydınlanan Karanlıklara

Karanlık ve aydınlık;  eski kadim dost gibi, varoluştan bu güne kadar bizimle. Birinin boşluğunu diğeri dolduruyor.

Yaşamlarımızda bu zıtlıklar üzerine kurulmuş.

Sadece iyi insan olmaya çabalamak; Yaradan'a isyan gibi. Karanlık da aydınlık da O'na ait değil mi sonuçta? O'nu anlamaya çalışmak karanlığı da aydınlığı da kabul etmekten geçer. Bu anlamda kendini bulmak içindeki karanlığını bilip aydınlığa sahip çıkıp hükmedeceğini bilmelidir kişi. Gölgen bile kendi aydınlığının karanlık potansiyelinin göstergesidir. Ve onu inkar ettikçe büyür büyür ve hönk diye çıkıverir karşımıza, burdayım inkar etme beni diye.

Peki ne yapacağız; asıp kesip terör mü estireceğiz? Tabiki hayır. Onun varlığını kabul edip Karanlık/aydınlık yada iyi/kötü kavramları arasında SEÇİM yapmaktır bize düşen. Bizi biz yapan da bu seçimler değilmidir? 

Yani diyeceğim şu ki; herşey sende başlar senle hayat bulur ve öyle yansır çevrene, aynı zamanda da zıttına potansiyel oluşturur.

Işığa yaklaştıkça gölgeler büyür, en iyisi ışığın kendisi olmak ... 

Vincent Van Gogh

Onun tabloları dönemin insanlarına tuhaf geliyordu. Resimlerinde ağaçlar gökyüzüne yükselirken gözyüzü yere inmiş gibiydi. O'nun bakış açısını anlamak zordu 1800 lü yıllarda. Kendisine '' bu ağaçlar neden yıldızlardan yukarıda'' denildiği zaman cevabı çok netti. '' Çünkü ben ağaçları anlıyorum. Ağaçların tutkusu hep gökyüzüne yükselmektir. Yıldızların ötesine gitmek yeryüzünün tutkusudur. Yeryüzü hep çabalar ama gökyüzüne ulaşamaz. Ben bunu yapabiliyorum. Yeryüzü benim resmimi anlayacak er yada geç. Bu resimleri sizin için yapmıyorum.''

Şimdi bu insana akıllı denilebilir mi? Oysa Van Gogh'un resmetme tarzı hayatı anlama biçimiydi. Yaşadığı mutsuz ve yoksul hayatın içinde, renkleri duyarak hissederek ve onları yaşam biçimine dönüştürüp resmederek yaşamı ifade eden bir ressam..

Ölümü de hazin bir sondu. Gerçek dediğimiz görünen yaşamıyla hissettiği yaşam arasında sıkışıp kalmış buna kendisi son vermişti. Yaşamı boyunca anlaşılmamış ödüller almamıştı belki ama kendi misyonunu tamamlamıştı.Ölümünden sonra toplumun resme bakış açısı değişmiş ve anlaşılmıştı. Kendinden sonra gelen diğer ressamlar ona borçludur. Vang Gogh olmasaydı Picasso Picasso olmazdı.


     Görsel : Starry night by Van Gogh / YILDIZLI GECELER